İlker ALTUN
Giriş
Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılından itibaren çok fazla seçimler görmüştür. Tek partili dönem, Demokrat Parti dönemi, darbelerden sonra gelen geçiş dönemleri, koalisyon dönemleri ve günümüz Ak Parti dönemi. Bugünkü yazımda, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasiye geçiş seçimi olarak kabul edilen 1950 seçimlerinin öncesini, bu döneme nasıl gelindiğini sizlere aktaracağım.
İkinci Dünya Savaşı Sırasında Türkiye
Çok partili döneme geçişin nasıl olduğunu anlamak için Türkiye Cumhuriyeti’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında dış politikada nasıl konumlandığını, iç politikada savaşın getirdiği sorunlarla nasıl baş ettiğini öğrenmemiz gerekir.
1939’da patlak veren İkinci Dünya Savaşı, Türkiye’nin o tarihe kadar devam ettirdiği tarafsız dış siyasetinde büyük değişikliklere gitmesine sebep olmuştur. Sovyetlerin, Boğazlar’ın statüsünü kendi çıkarlarına uygun bir şekilde değiştirmek istemeleri (İstanbul ve Çanakkale Boğazlarında askeri üs talebi) ve mihver devletlerinin Akdeniz’deki çıkarları, Türkiye’yi İngiltere ve Fransa ile ilişkilerini güçlendirmeye sevk etmiştir. Bu amaçla, 1939 yılında Türkiye, İngiltere ve Fransa arasında üçlü bir yardım antlaşması imzalanmış, Türkiye, Batı Bloğuna yakınlaşmıştı fakat Almanya ile olan dostluğunu da devam ettirmişti. Savaş sırasında Türkiye fiilen savaşa girmemiş ancak 1945’te Birleşmiş Milletler’e girmek şartıyla Almanya ve müttefiklerine savaş ilan etmiştir. Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti, 1945 yılında San Francisco’da toplanan Birleşmiş Milletler Konferansı’na kurucu üye olarak katılmıştır.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’yi çok köklü etkileyen, siyasi rejimin ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin zayıflamasına ekonomi sebep olmuştur. Cumhurbaşkanı olduktan sonra Celal Bayar’ı Başbakanlık’tan uzaklaştıran İsmet İnönü, devletçi iktisadi politikayı tekrar yürürlüğe koymuştur. Savaş dönemi askeri harcamaların artması yüzünden bütçe açık vermiş, ithalatı yapılamayan birçok madde karaborsaya düşmüş, enflasyon yükselmişti. Bu kötü ekonomik gidişe dur demek için 1940’ta Milli Koruma Kanunu çıkartılmıştır. Bu kanun ile milli savunmayı gerçekleştirmek; fiyat artışlarını, vurgunculuğu ve karaborsacılığı engellemek için hükümete geniş yetkiler verilmiştir. Kanun, ticari faaliyetleri sekteye uğratmış ve başarısız olmuştur. Milli Koruma Kanunu’nun başarısızlıklarını gidermek, kısmen de vurgunculuk ve karaborsacılıktan elde edilen kazançlardan vergi almak amaçları ile 1942’de Varlık Vergisi Kanunu, 1944’te Toprak Mahsulleri Vergisi Kanunu çıkarılmıştır. Toprak Mahsulleri Vergisi Kanunu; köylünün sahip olduğu belirli miktardaki tarım ürünlerini, tespit edilen fiyatlarla devlete satmaya mecbur tutuyordu. Ürünü olmayan köylünün evi, öküzü, tarlası satılıp vergi karşılığı olarak alınmaktaydı. Ocak 1945’te Şükrü Saracoğlu hükümetinin TBMM’ye sunduğu 4753 sayılı Toprak Kanunu’nun (çiftçiye toprak dağıtılması) bazı maddeleri, özellikle 17. Madde görüşülürken, çok ağır eleştirilere uğramıştır. Tartışmalarda ön planda rol alan Aydın Milletvekili Adnan Menderes, Toprak Kanunu’nun, Almanya’dan alındığını ileri sürerek kanunu sert bir dille eleştirmiştir.
Siyasi Rejimin Değişimi Yönündeki Sosyo-Ekonomik Baskı
İkinci Dünya Savaşı bittiğinde İsmet İnönü hükümeti, çeşitli nedenler yüzünden tepki görmüş ve son derece gözden düşmüş durumdaydı. Hatta belirli kesimlerde, İsmet İnönü hükümetine nefret duygusu ile bakılmaktaydı. Rejim, o sıradaki toplam nüfusun yaklaşık %80’ini oluşturan, kırsal kesimdeki küçük toprağa sahip olan çiftçiler tarafından tutulmamıştı. Küçük çiftçiler yaşam seviyelerinde, sağlıkta, eğitimde ve iletişim olanaklarında gözle görülür iyileşmeler görmemişlerdi. Jandarma ve vergi memurlarından daha çok nefret eder hale gelmişlerdi. Kırsal kesimde, devlete ve partiye olan nefret aşırılaşmıştı. 1944’te Toprak Mahsulleri Kanunu ve 1945’te Çiftçiyi Topraklandırma Kanunlarının çıkması ile büyük toprak sahipleri de devlete ve partiye karşı nefret duygusu beslemeye başlamışlardı. Kırsal kesim, yaygın bir şekilde devlete ve partiye karşı hoşnutsuzdu ve nefret duygusu ile bakıyordu.
Demokratikleşme Yönündeki Dış Baskılar
İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefik güçlerin zaferi, demokratik değerlerin bir zaferiydi. Çoğulcu, kapitalist bir demokrasi ülkesi olan Amerika Birleşik Devletleri, savaştan egemen bir dünya gücü olarak çıkmıştı. Nisan 1945’te Türkiye, San Francisco Konferansı’na kurucu üye olarak katılıp Birleşmiş Milletler antlaşmasını imzalayarak, bir nevi demokratikleşmeye doğru gideceğine söz vermiş oluyordu. Ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin, kendisini Batılı devletlerle yakınlaşmaya mecbur hissetmesinin daha doğrudan nedenleri vardı.
Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile olan yakın ilişkileri, Molotov–Ribbentrop paktı ve sonrasında Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmasıyla bozulmaya başladı. Sovyetler Birliği, savaştan önce Türkiye ile imzaladığı ve süresi 1945’te dolacak olan dostluk antlaşmasını yenilemeyeceğini açıkladı. Molotov, dostluk antlaşmasının yenilenebileceğini ancak bunun için Sovyetler Birliği’ne, Kars ve Ardahan’ın verilmesi ve Karadeniz’in korunması amacıyla da İstanbul ile Çanakkale Boğazlarında askeri üsler verilmesi gerektiğini açıkladı. Kuşkusuz bu şartlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin asla kabul etmeyeceği şartlardı. Amerika Birleşik Devletleri; Sovyetler’in isteklerini resmi olarak Türkiye’ye bildirmesi sonucu, Türkiye’nin kararlı bir yol tutmasını istedi. Türkiye bu istekleri gerginliği azaltmaya çalışarak, yatıştırıcı ifadeler ile reddetti.
12 Mart 1947’de ABD Başkanı Truman, Truman Doktrini’ni ortaya attı. Bu doktrin; ABD’nin, dış baskı ya da kendi sınırları dahilindeki militan azınlıklar nedeniyle varlıkları tehdit altında olan özgür ulusları savunmaya yardım etmesi gerektiğini ve yardım edeceğini bildiriyordu. Başkan Truman; doktrini sebep göstererek ABD Kongresi’ne, Türkiye ve Yunanistan’a askeri ve mali destek önerisini sundu. Bu, ABD’nin komünizm karşıtı rejimlerin korunmasına yönelik attığı ilk adımdı. Haziran 1947’de, Avrupa ülkelerinin ekonomilerini onarmalarına yardımcı olmak için Marshall Planı açıklandı. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti; Batı’nın ve bilhassa ABD’nin siyasal, ekonomik ve askeri desteğinden tam olarak yararlanmak için Batılıların çok önem verdiği demokratik ve liberal girişimlere titizlikle uymanın Türkiye için yararlı olacağı kanısına vardı. İşte bu nedenle, Türkiye’de 1945 sonrasındaki siyasal ve ekonomik değişimin hem ülke içi hem uluslararası nedenleri olduğunu söyleyebiliriz.
Dörtlü Takrir ve Adım Adım Çok Partili Demokrasiye Geçiş
Ocak 1945’te TBMM’ye sunulan, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun kabul edilmesiyle birlikte mecliste büyük tartışmalar oldu. Yasaya karşı gelenler, yakınları ve kendileri büyük toprak sahibi olan milletvekilleriydi. Bu vekillerin sözcüleri de Aydın Milletvekili Adnan Menderes idi. Menderes, büyük toprak sahiplerinden biriydi. Kanuna karşı çıkanlar, ilk önce ekonomik gerekçeler üzerinde odaklandılar lakin sonrasında hükümetin otoriter tutumlar ile hareket ettiğini ve ülkede demokrasinin olmadığını söyleyerek hükümeti protesto ettiler. 7 Haziran 1945’te Adnan Menderes, Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü CHP grubuna Anayasanın tam olarak uygulanmasını ve demokrasinin kurulmasını isteyen bir önerge sundular. Dörtlü Takrir diye bilinen bu önerge, savaş sonrasındaki siyasi muhalefetin başlangıcı oldu. 21 Eylül 1945’te Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü; Tan ve Vatan gazetelerinde yazdıkları makaleler nedeniyle CHP’den ihraç edildiler. 1 Kasım’da yaptığı konuşmada İsmet İnönü, 1947’de yapılması planlanan seçimlerin 1946’da yapılacağını açıkladı. Aralık ayında Celal Bayar, CHP’den istifa etti. 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti resmen kuruldu. Demokrat Parti’nin kuruluşu, başlangıçta Cumhuriyet Halk Partisi’nin iç organları tarafından memnunlukta karşılanmıştı. Ancak 1946 genel seçimlerinin güvensiz bir ortamda geçmesi (bu seçimde açık oy gizli tasnif uygulanmıştır) ve seçimden sonra Dörtlü Takrir’e karşı sert eleştirileri olan Recep Peker’in başbakan yapılmasıyla birlikte, iktidar ve muhalefet arasında TBMM’de çok şiddetli tartışmalar oldu. Özellikle 1947 bütçe görüşmelerinde çok şiddetli tartışmalar oldu. Bu görüşmeler sırasında Başbakan Recep Peker; Adnan Menderes’i “Psikopat” olarak tanımlamış, Demokrat Partililer bu tutumun üzerine meclisi terk etmiş ve bütçe toplantılarını birkaç gün boykot etmişlerdi. CHP hükümeti, genel olarak iki konu üzerinde muhalefet tarafından çok ağır eleştirilere maruz kalıyordu: a) Aşırı devletçiliği uygulamaları, b) Laikliği eksik ve yanlış uygulaması. Nitekim CHP, ilk adım olarak din okullarını açarak eleştirilerin bir kısmını üzerinden atmış bulundu. Sonrasında parti tüzüğünde birkaç değişikliğe gidildi, ekonomik alanda liberalleşme adımları atıldı ve halka yakınlaşmaya çalışıldı. Ancak Demokrat Parti’nin halktan aldığı desteğin ve gücün önüne asla geçilemedi. Demokrat Parti; orta sınıf meslek gruplarına, arazi sahiplerine ve köylülere hitap ederken CHP; bürokratlara, okumuş zümreye, bazı büyük toprak ve aşiret ağalarına hitap etmekteydi. Nihayet Demokrat Parti baskısı altında, Recep Peker ve Hasan Saka hükümetlerinden sonra gelen Şemsettin Günaltay hükümeti; muhalefetin tam istediği şekilde sonraki seçimlerde gizli oy ve açık tasnif usulünü öngören bir kanunu kabul etti.
14 Mayıs 1950 Seçimi
İşte bu şartlar altında Türkiye, 14 Mayıs 1950 tarihinde sandığa gitti. Bu seçimi, Türkiye’de demokrasiye geçiş döneminin doruk noktası olarak adlandırabiliriz. Katılım oranı %89,3 idi. Seçim kampanyasını “Yeter! Söz Milletindir!” sloganıyla yürütmüş olan Demokrat Parti, oyların %55,2’sini alarak TBMM’de 416 sandalye kazandı ve tek başına iktidar oldu. CHP ise oyların %39,6’sını alarak TBMM’de 69 sandalye kazanabildi. Seçim sonuçları, İsmet İnönü için bir hayal kırıklığı olmuştu. İsmet Paşa’nın, geniş kapsamlı siyasal ve ekonomik liberalleşmeyi başlatarak Demokrat Parti’nin iktidara gelme şansını yok etme gayretlerine rağmen; savaş dönemi ve sonrası CHP’ye karşı oluşan sosyo-ekonomik baskılar, seçim sonuçlarını çok yoğun bir şekilde etkilemiştir.
SONUÇ
1950 Seçimleri, Türkiye Cumhuriyeti demokrasisinin başlangıcıdır. 1923’ten itibaren Mustafa Kemal Atatürk’ün oluşturmak istediği demokrasiye karşı, dışarıdan ve içeriden yapılan müdahaleler sonucu bir türlü demokrasiye geçiş sağlanamamıştı. 1950 seçimleri ise hem dışarıdan hem de daha çok halk içinden gelen baskılar sonucu, bir demokrasiye geçiş seçimi olmuştur. Türkiye’yi 27 yıldır tek parti halinde yöneten CHP muhalefet konumuna düşmüş; dönemin CHP’si ile ters düşen ve partiden istifa eden dört milletvekilinin kurduğu Demokrat Parti, halkın desteğini alarak sandıkta galip gelmiştir. Unutulmamalıdır ki; Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir devlettir ve halk zamanı geldiğinde, muhalefeti de iktidarı da değiştirmesini bilmiştir.
KAYNAKÇA
Karpat, Kemal Haşim. (2019). Kısa Türkiye Tarihi. Timaş Yayınları, 163-168.
Zürcher, Erich Jan (2022). Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İletişim Yayınları, 241-249.
Ortaylı, İlber (2013). Türkiye’nin Yakın Tarihi. Timaş Yayınları, 93-96.
Ortaylı, İlber (2021). Yakın Tarihin Gerçekleri. Kronik Kitap, 203-206, 210-214.
1950-1977 Yılları Arası Seçim Çevresine Göre Milletvekili Genel Seçimi Sonuçları. https://www.ysk.gov.tr/tr/1950-1977-yillari-arasi-milletvekili-genel-secimleri/3007