Batuhan Torun
Buruk bir neşe, keskin bir umut. Bu bayramın ruhuma sundukları. Daha güzel, daha özel, daha anlamlı olabilirdi 100. yıl. Ancak her şeye rağmen, cumhuriyeti ve cumhuriyetin kurucu değerlerini kendine kılavuz edinen sıradan bir yurttaş olarak 100’ü görüyor ve tecrübe ediyor olabilmek çok güzel, çok özel ve çok anlamlı.
“Cumhuriyet, ahlâkî fazilete dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir. Sultanlık, korku ve tehdide dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık, korkuya ve tehdide dayandığı için korkak, alçak, sefil ve rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bunlardan ibarettir.”
Tarih öğrencisi olmanın vermiş olduğu prangaları atarak yazıyorum bu yazıyı. Tarihi konjonktürün sıkıcılığı ve bayağılığından kendimi soyutlayarak, cumhuriyet kavramının bendeki tınısını düşünüyorum bu yazıda. Düşünüyorum ve umutla doluyorum, neşeyle doluyorum ve aynı zamanda hüzünle doluyorum. Önemli bir eşiği hassas zamanlarda tecrübe ettiğimiz içindir bu duygu cümbüşü belki de. Yine de sabretmek lazım, geleceğin gözlüğünden bugünlerin nasıl görüneceğini beklemek lazım. Çünkü tarih mahkemesinin adaleti nizamsızdır ancak hakikidir.
Toplumsal olaylara karşı merakla büyümüş ve büyümeye devam eden bir genç olarak görüyorum kendimi. Eğer Türkiye’de yaşıyorsanız ve belirli bir ölçüde -yüksek olmasına gerek yok- toplumsal farkındalığa sahipseniz bu merak sizi siyasetin tel örgülü kapısının önüne doğru istemsizce sürüklüyor. Bu tel örgülü kapıların önünde yapabilecekleriniz belirli; ya dışarıdan gözlem yapıp kapının açılmasını ümitsiz bir kararlılıkla bekleyeceksiniz ya da kapıyı açmak için kör bir mücadeleye girişeceksiniz. Eğer bu kör mücadeleye girip kendinizle kendi çapınızda bir mücadeleye başladıysanız;öfke, hüzün ve bitkinliğin ruhunuza yaptığı düzenli darlamalarla mücadele etmek zorunda kalacaksınız.
Türkiye’de bir gencin hayallerine tutunması ve her şeye rağmen devam edebilmesi pek kolay değil. Kırılganız, çünkü her birimizin farklı varoluş mücadeleleri var. Hayatı anlamlı kılabilecek çok mücadelemiz var ancak mücadeleye etmemekiçin çok nedenimiz var. Kasırganın ortasında savrulup giden milyonlarca yaprak tanesi gibiyiz. Sürükleniyoruz ve savruluyoruz. Halbuki bu kasırgaya karşı koyabilecek çok fazla ilham var içimizde.
“Rica ile, merhamet dilenmekle bir millet ve devletin şeref ve istiklali kurtarılmaz.”
Benliğimi keşfettiğimden beri bu topraklara karşı içimde sık sık öfke, üzüntü ve bitkinlik hissettim. Bu duyguları düzenli olarak hissetmeye de devam ediyorum, edeceğim. Ancak hiçbir zaman kör bir karanlığın ortasındaymış gibi hissetmedim. Ülkeme ve derin bir aidiyet duyduğum toplumakarşı en umutsuz olduğum anlar aynı zamanda kendimden en çok utandığım anlardı. Bu cumhuriyet kolay kurulmadı, kurulmadığı gibi kolay da yaşamadı da.
“Vatanım bağrına düşman dayasın hançerini
Elbet bulunur kurtaracak bahtı kara maderini.”
Benim için 3 tane Mustafa Kemal var; birincisi insan olan Mustafa Kemal. Kendisini bir dedektif gibi incelediğim; ilkeli, hırslı, tutkulu ve şahsına münhasır bir karakter. İkincisi lider olan Mustafa Kemal; en umutsuz ve kaotik anlarda bile dibine kadar batmış bir toplumu müşterek bir hedefe motive edebilmiş bir lider. Üçüncüsü de değer olan Mustafa Kemal. Bu değer biraz bana ait biraz da bu Cumhuriyeti özümsemiş herkese ait. Ülkenin geçmişine duyulan saygıyı ve geleceğinedair bitmeyen keskin bir umudu temsil ediyor bu değer. Hepimizin içerisinde farklı şekilde filizlenmiş bir ateş gibi yanıyor bu değer. Cumhuriyeti yaşatan ve yaşatacak olan ruhu temsil ediyor bu değer. Mustafa Kemal’i öldürmeyen, öldüremeyen ve öldürmeyecek olan şey de tam olarak bu değer.
Şimdi sorarım kendime sonra da sizlere; nice viraj veviyadüklerden geçmiş olan bu toplumdan ümidi nasıl keseriz? Nasıl bu ülkeye dair hedeflerimizi bir kenara atar da dehlizimize çekiliriz? Nasıl bu ülkenin geleceğini zihnimizin çöplüğüne atıp gündelik olanın içinde savrulabiliriz? Nasıl bu ülkede yaşananları ve yaşanacakları umursamadan bir köşeye çekiliriz? Nasıl vazgeçeriz bunca yaşanmışlıktan ve yaşanacaklardan?
Vazgeçelim kut sahiplerinin bizi yücelikleriyle kurtarmasını beklemekten. Kendimize dönelim, içimize dönelim.Vazifemize dönelim, birinci vazifemize.
“Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.”
Cumhuriyeti kuranlar, yaşatanlar ve yaşatmaya devam edecekler; 100’ümüz kutlu olsun! Umuyorum ki sonraki 100 daha aydın, daha müreffeh, daha hayalperest, daha mücadelecibir gençlikle kutlanacak!
“Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.
Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”
Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”